Gelibolu esnaflarından, aynı zamanda Yerli ve Milli Parti Gelibolu ilçe Levent Zebek’in kaleme aldığı bir makale… Başkanı Yaş ilerledikçe insanın çevresi neden küçülür? Belki de bunun nedeni tahammülümüzün azalması değil;..
Gelibolu esnaflarından, aynı zamanda Yerli ve Milli Parti Gelibolu ilçe Levent Zebek’in kaleme aldığı bir makale…
Başkanı Yaş ilerledikçe insanın çevresi neden küçülür? Belki de bunun nedeni tahammülümüzün azalması değil; kime, neye ve neden tahammül ettiğimizi artık daha iyi anlamamızdır. İnsan bir yaştan sonra yalnızlıktan değil, yanlış insanların arasında kendisini yalnız hissetmekten; kalabalıklar içinde anlaşılmayacağını düşünüp susmaktan yoruluyor.
Gençken kalabalıkları severiz.
Telefonumuz çok çalsın, çok arkadaşımız olsun, birileri bizi arasın, bir yerlere davet etsin isteriz.
Çünkü gençlikte bazen kalabalığı değer görmekle, aranmayı sevilmekle, tanınmayı önemsenmekle karıştırırız.
Sonra yıllar geçer.
İnsan kaybeder, kazanır, sever, ayrılır, inanır, yanılır, affeder, bazen yeniden yanılır…
Ve bir gün fark eder:
Hayatımızın kalitesini çevremizde kaç kişinin bulunduğu değil, yanımızdaki insanların bize ne hissettirdiği belirliyor.
Üstelik dijital çağ bu gerçeği daha da karmaşık hale getirdi.
Artık birbirimize saniyeler içinde ulaşabiliyoruz; fakat kolay ulaşabilmek, yakın olduğumuz anlamına gelmiyor.
Yüzlerce kişinin ne yaptığını biliyor, bazen yanımızdaki insanın ne hissettiğini bilmiyoruz.
Çevrimiçi olmak, birbirimizin hayatında olmak değildir.
Sağlıklı ilişkilerin temelinde karşılıklılık, güven, sınır ve duygusal erişilebilirlik vardır.
Aslında hayat bize bunları akademik isimlerini bilmeden de öğretir.
Kimin yanında kendimiz olabildiğimizi, kimin yanında sürekli kendimizi açıklamak zorunda kaldığımızı zamanla anlarız.
İşte yaş aldıkça başlayan asıl değişim belki de budur:
İnsan artık hayatından insan silmek istemez; kimin hayatının neresinde durması gerektiğini öğrenir.
BİR GÜN SEN ARAMAYI BIRAK…
Bazı ilişkilerin gerçeğini anlamanın basit bir yolu vardır.
Bir süre hiçbir şey yapmayın.
Aramayın.
Yazmayın.
Buluşmayı siz önermeyin.
Kırgınlığı her defasında siz düzeltmeyin.
Ve bekleyin.
Bazen sessizlik, yıllardır anlayamadığımız bir ilişkinin bütün gerçeğini birkaç haftada anlatır.
Çünkü bazı insanların hayatımızda olduğunu zannederiz; oysa onları orada tutan yalnızca bizim çabamızdır.
Sevgi emek ister.
Dostluk da…
Ama sürekli tek tarafın verdiği emek bir süre sonra sevgi değil, yorgunluk üretir.
Ve insan yoruldukça yalnızca karşısındakini değil, kendisini de kaybetmeye başlar.
SANA BAŞKASININ SIRRINI GETİREN…
İlişkilerin bir başka görünmeyen sınavı güvendir.
İnsan karakterinin en sessiz göstergelerinden biri, yanında olmayan insanlar hakkında nasıl konuştuğudur.
Başkalarının özelini size rahatlıkla anlatan birinin sizin özelinizi başkalarına anlatmayacağının garantisi yoktur.
Çünkü güven, bir insanın yüzünüze söylediği güzel sözlerle değil, siz yokken hakkınızda koruduklarıyla ölçülür.
Dostluk bazen konuşmak değil, susmayı bilmektir.
Bazı sırların en güvenli yeri hafıza değil, karakterdir.
HER TARTIŞMAYI KAZANMAK İSTEYEN, BİR GÜN İNSANLARI KAYBEDEBİLİR
Güven kadar önemli bir başka mesele de nasıl konuştuğumuzdur.
Farklı düşünmek sorun değildir.
Aksine insan zihni farklı düşüncelerle gelişir.
Sorun; karşısındakini anlamaya çalışmadan konuşmak, dinlemek yerine cevap hazırlamak ve her fikir ayrılığını güç savaşına çevirmektir.
Olgun insan karşısındakine katılmak zorunda değildir.
Ama onun da düşünme hakkı olduğunu kabul eder.
Çünkü iletişimin amacı her zaman haklı çıkmak değildir.
Bazen anlamaktır.
Bazen anlaşılmaktır.
Bazen de ilişkinin, haklı çıkmaktan daha değerli olduğunu fark etmektir.
Her tartışmayı kazanan insan, hayatı kazanmış sayılmaz.
“YOĞUNUM” BAZEN ZAMAN DEĞİL, ÖNCELİK CÜMLESİDİR
Hepimiz yoğunuz.
İşimiz, ailemiz, sorumluluklarımız ve sorunlarımız var.
Ama aylarca devam eden “yoğunluk” bazen zaman probleminden çok bir öncelik açıklamasıdır.
Bir mesaj otuz saniye…
Bir telefon birkaç dakika…
“İyi misin?” yalnızca iki kelime…
İnsan her sevdiğine uzun saatler ayıramaz.
Ama gerçekten önem verdiği insanlara hayatında küçük de olsa bir yer açar.
Bu nedenle insanların hayatındaki yerimizi anlamak istiyorsak yalnızca söylediklerine değil, davranışlarına da bakmalıyız.
Çünkü insanın gerçek öncelikleri çoğu zaman sözlerinde değil, ayırdığı zamanda saklıdır.
“BEN BUYUM” HER ŞEYİN MAZERETİ DEĞİLDİR
“Benim karakterim böyle.”
“Beni böyle kabul et.”
“Ben değişmem.”
Bu sözleri hepimiz duymuşuzdur.
Fakat “Ben buyum” cümlesi, insanın karşısındakini incitme özgürlüğü değildir.
Kendini kabul etmek başka şeydir, kendini geliştirmeyi reddetmek başka.
Olgunlaşmak kişiliğini kaybetmek değil; kendine dışarıdan bakabilme cesaretidir.
Gerçek gelişim belki de şu cümleyle başlar:
“Evet, ben böyleyim. Ama daha iyi olabilirim.”
SENİ SADECE DİNLEYİCİ OLARAK GÖRENLER…
Bazı insanlar saatlerce kendi sorunlarını anlatır.
Siz sabırla dinlersiniz.
Sonra sıra size gelir.
Birden telefonuna bakar, konuyu değiştirir ya da birkaç dakika sonra yeniden kendisine döner.
İşte burada önemli bir ayrımı fark etmek gerekir:
Herkes bizi dost olarak görmüyor olabilir.
Bazıları bizi yalnızca kendi yükünü bırakabileceği güvenli bir alan olarak görüyor olabilir.
Oysa gerçek dostluk yalnızca “Beni dinle” değildir.
Bazen:
“Peki sen nasılsın?”
diyebilmek ve cevabını gerçekten merak etmektir.
BAŞARINA SEVİNEMEYENİ İYİ TANI
Bir insanın gerçek yüzünü yalnızca kötü gününüzde göremezsiniz.
Bazen asıl sınav iyi gününüzdür.
Başarınızı anlattığınızda yüzü değişiyor mu?
Hayalinizi söylediğinizde hemen neden olmayacağını mı anlatıyor?
Her başarınızın ardından onu küçültecek bir kusur mu arıyor?
Dikkat edin.
Çünkü insanın acısına ortak olmak kadar mutluluğuna içtenlikle ortak olabilmek de karakter ister.
Gerçek dost sizin yükselmenizi kendi küçülmesi olarak görmez.
Sizin ışığınızdan rahatsız olan herkes kötü insan değildir; fakat herkes de hayatınızın başköşesinde durması gereken insan değildir.
BAZEN SORUN İNSANLAR DEĞİL, BEKLENTİLERİMİZDİR
Fakat burada kendimize başka bir soru sormamız gerekir:
Karşımızdaki insandan, verebileceğinden fazlasını mı bekliyoruz?
Çünkü kırgınlıklarımızın bir kısmı insanların yaptıklarından, bir kısmı da onların hiç vaat etmediği şeyleri onlardan beklememizden doğar.
Her arkadaş sırdaş değildir.
Her tanıdık dost değildir.
Her sevdiğimiz insan bizi bizim sevdiğimiz biçimde sevmek zorunda değildir.
Her insanın duygusal kapasitesi, ifade biçimi ve ilişkiye verebileceği şey farklıdır.
Olgunluk biraz da insanları oldukları kapasitede görebilmektir.
Bu, kötü davranışı kabullenmek değildir.
Tam tersine, gerçeği beklentilerimizin önüne koymaktır.
İnsanı olduğu gibi görmek, ondan vazgeçmek değildir; ondan ne bekleyebileceğimizi bilmektir.
Bazen karşımızdaki insan değişmemiştir.
Biz, onun olmasını istediğimiz kişiyle gerçekte olduğu kişiyi birbirine karıştırmışızdır.
Ve bazı hayal kırıklıkları tam da burada başlar.
HERKESİ SİLMEK Mİ GEREKİYOR?
Hayır.
“Beni üzeni sil.”
“Bana uymayanı çıkar.”
“Enerjimi düşüren herkesi hayatımdan at.”
Bu anlayış ilk bakışta güçlü görünse de insan ilişkileri bu kadar mekanik değildir.
Çünkü biz de kusurluyuz.
Biz de bazen aramadık.
Biz de bazen dinlemedik.
Biz de yoğun olduk.
Biz de sevdiğimiz birini farkında olmadan kırdık.
Sağlıklı sınır koymak, kendimizi sürekli haklı ilan etmek değildir.
Bir ilişkiyi değerlendirirken tek bir olaya değil, tekrarlanan davranış örüntüsüne bakmak gerekir.
Bir insan bir kez aramadı diye değersiz değildir.
Bir kez hata yaptı diye kötü değildir.
Ama aynı davranış sürekli tekrarlanıyor, konuşulduğu halde değişmiyor ve ilişki devamlı olarak bir tarafı tüketiyorsa artık orada mesafeyi düşünmek gerekir.
Çünkü affetmek başka şeydir, aynı davranışa sonsuza kadar izin vermek başka.
BAZEN EN ZARİF CEVAP MESAFEDİR
Her ilişkinin sonu büyük bir kavga olmak zorunda değildir.
Her kırgınlık mahkemeye dönüşmek, her veda uzun bir hesaplaşmayla bitmek zorunda da değildir.
Elbette konuşulması gereken yerde konuşmak gerekir.
Ama söylenecek her şey söylendiği halde hiçbir şey değişmiyorsa insan bazen kendisini tekrar tekrar anlatmaktan vazgeçer.
Kapıyı çarpmaz.
Hakaret etmez.
İntikam peşinde koşmaz.
Sadece birkaç adım geri çekilir.
Çünkü bazı vedalar yüksek sesle yapılmaz.
Bazı insanlardan nefret ederek değil, artık kendimizi korumayı öğrenerek uzaklaşırız.
Ve bazen mesafe, öfkenin değil olgunluğun sonucudur.
PEKİ YA BİZ?
Buraya kadar başkalarını konuştuk.
Şimdi aynayı kendimize çevirelim.
Biz kimi aramadık?
Kimin sözünü dinlemeden kestik?
Kimin sırrını koruyamadık?
Kimin başarısını yeterince alkışlamadık?
Kimin “Nasılsın?” sorusuna cevap verdik ama aynı soruyu ona sormayı unuttuk?
Kime “yoğunum” dedik?
Kimi kendi doğrularımıza uymadığı için yargıladık?
Belki de hayatımızdan çıkarılması gereken insanları düşünmeden önce daha zor bir soruyu kendimize sormalıyız:
Acaba biz de bir başkasının hayatında mesafe koyulması gereken kişi olduk mu?
İşte insanın gerçek olgunluğu burada başlıyor.
Çünkü özsaygı yalnızca sınır koymayı değil, gerektiğinde kendi yanlışımızı görebilmeyi de gerektirir.
Başkalarının kusurlarını görmek kolaydır.
Kendi kusurunu görebilmek ise karakter ister.
KIRKINDAN SONRA…
Kırk elbette yalnızca sembolik bir eşik.
Bazıları bunu otuzunda öğrenir.
Bazıları altmışında.
Bazıları ise bir ömür boyunca öğrenemez.
İnsan hayatın sınırsız olmadığını fark ettiği gün değişmeye başlıyor.
Artık herkese kendisini anlatmak istemiyor.
Her yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışmıyor.
Her tartışmayı kazanmaya uğraşmıyor.
Her gideni geri çağırmıyor.
Her kalana da dost demiyor.
Çünkü zamanın kıymetini anlayan insan, hayatındaki insanların sayısını değil, ilişkilerinin niteliğini önemsemeye başlıyor.
Birisi dostunuz olmaktan çıkabilir ama düşmanınız olmak zorunda değildir.
Birisiyle aranıza mesafe koyabilirsiniz ama ondan nefret etmek zorunda değilsiniz.
Affedebilirsiniz ama yeniden aynı yakınlığı kurmak zorunda değilsiniz.
Hatta bir insanı sevebilir ve yine de onunla aynı yolda yürümemeniz gerektiğini kabul edebilirsiniz.
Bu vefasızlık değildir.
Bazen bunun adı büyümektir.
Kırmadan mesafe koyabilmek…
Kin tutmadan vazgeçebilmek…
Affedip ders çıkarabilmek…
Sevip gerektiğinde gidebilmek…
Ve yalnız kalma korkusuyla kendine duyduğun saygıdan vazgeçmemek…
Hayat bir evse eğer, herkesi başköşede ağırlamak zorunda değiliz.
Bazıları hayatımıza uğrar.
Bazıları uzun süre kalır.
Bazıları gider ama güzel bir hatıra bırakır.
Bazılarıysa bize yalnızca bir daha neye izin vermememiz gerektiğini öğretir.
Mesele onları kapıdan kovmak değildir.
Mesele, kime ne kadar yaklaşacağımızı ve hayatımızın anahtarını kime teslim edeceğimizi öğrenmektir.
Ve günün sonunda mesele hayatımızdan kaç kişiyi sildiğimiz değildir.
Asıl mesele şudur:
Ömrümüzün geri kalanını kimlerle paylaşmaya değer buluyoruz ve başkalarının ömründe yer almaya ne kadar layık bir insan olabiliyoruz?
Çünkü gençken insan kalabalık bir hayat ister.
Yaş aldıkça ise başka şeyler arıyor:
Daha az gürültü…
Daha az gösteriş…
Daha az hesap…
Daha çok güven…
Daha çok samimiyet…
Daha çok huzur…
Belki de hayatın ikinci yarısındaki gerçek zenginlik budur:
Yanında kaç kişinin kaldığı değil; kalanların yanında kendin olarak kalıp kalamadığın…
Ve bütün bunları öğrenirken insan sonunda en zor gerçeği de anlıyor:
Bazen hayatımızdan çıkarmamız gereken kişi başkası değildir.
Başkalarına zarar veren eski hâlimizdir.