Yerli ve Milli Parti Gelibolu İlçe Başkanı Levent Zebek, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla bir açıklama yaptı. Zebek açıklamasında şunları ifade etti. Bir okul koridorunu hatırlayalım. Duvarda Atatürk’ün resmi, yanında..
Yerli ve Milli Parti Gelibolu İlçe Başkanı Levent Zebek, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla bir açıklama yaptı. Zebek açıklamasında şunları ifade etti.
Bir okul koridorunu hatırlayalım. Duvarda Atatürk’ün resmi, yanında İstiklâl Marşı ve Gençliğe Hitabe… Önlerinden her gün geçtik. Bazı cümlelerini ezberledik. Törenlerde dinledik, okuduk, alkışladık.
Yıllar sonra hayat bize başka sorular sormaya başladı: Çalışarak geçinebiliyor muyuz? Çocuğumuzun geleceğine güvenebiliyor muyuz? Hakkımızı ararken sesimizi duyurabiliyor muyuz? Yanlış yaptığını düşündüğümüz bir yöneticiden hesap sorabiliyor muyuz?
İşte o zaman, okul duvarındaki hitabe evimizin içine giriyor.
Çünkü Cumhuriyet, insanın günlük hayatında bir karşılık bulduğu ölçüde kök salar. Mahkeme kapısında adalet beklentisidir. İş başvurusunda emeğinin görülmesidir. Sandıkta verdiği oyun anlamını korumasıdır. Çocuğuna “Çalışırsan başarırsın” derken kendi sözüne inanabilmesidir.
Atatürk, 1927’de Gençliğe Hitabesi’nde şu görevi veriyordu:
“Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
Ardından, bu görevin son derece ağır koşullar altında yerine getirilmesi gerekebileceğini anlatıyordu. Uyarıları dış saldırıyla birlikte, ülkeyi yönetenlerin gaflete, yanlış yollara ve hatta ihanete düşebilmesi ihtimalini de kapsıyordu.
Zafer kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuştu. Buna rağmen Atatürk, geleceğin tehlikelerini düşünüyordu. Bu satırlardan çıkarabileceğimiz güçlü ders şudur: Bir ülkenin kazanımlarını kalıcı kılan, onları koruyacak bilincin ve kurumların yaşamasıdır.
Bugünkü Türkiye’yi o günlerin işgal koşullarıyla birebir eşitleyemeyiz. Fakat hitabenin önümüze koyduğu soruları bugüne sorabiliriz: Devleti yönetenleri kim denetliyor? Yanlış kararlar nasıl düzeltiliyor? Vatandaşın itirazı hangi kapıda karşılık buluyor?
Mevcut iktidarı da bu ölçüyle değerlendirmek zorundayız. Uzun süre yönetimde bulunmak, kamu kaynaklarını kullanmak ve devletin kararlarına yön vermek, beraberinde ağır bir hesap verme yükümlülüğü getirir. Bu yükümlülük, vatandaşın oyunu aldıktan sonra da devam eder.
Vatandaş ekonomik sıkıntısını dile getirdiğinde açıklama bekler. Bir gazeteci kamu adına soru sorduğunda cevap bekler. Seçilmiş bir yönetici yargılandığında toplum, delillerin tarafsızca değerlendirildiğini görmek ister.
İmamoğlu davası çevresinde yaşanan tartışmalar da bu ihtiyacı gösteriyor. Suçlamalar hukuk içinde araştırılmalı; savunma hakkı, masumiyet karinesi ve yargının bağımsızlığı herkes için korunmalıdır. İktidarın yargının bağımsız olduğuna ilişkin açıklamalarının toplumda karşılık bulması, uygulamaların adalet duygusunu güçlendirmesine bağlıdır.
Adalete güvenin zedelenmesi, vatandaşın devletle kurduğu bağı da aşındırabilir. Hakkını arayan insanın hangi siyasi görüşe yakın olduğuna bakılmadan dinlenmesi, o bağı güçlendirir. Cumhuriyet’in güvencesi, vatandaşın kendisini hukuk karşısında eşit hissedebilmesinde de yaşar.
Hitabenin en sarsıcı uyarılarından biri, ülkeyi yönetme yetkisine sahip olanların da gaflete ve yanlışlığa düşebileceğini söylemesidir. Bu uyarı, makamların denetlenmesini gerekli kılar.
Denetimin günlük hayatta somut bir karşılığı vardır. Bir kamu ihalesinde vatandaşın vergisi harcanıyorsa işin kime, hangi koşullarla verildiğini, ne kadara tamamlandığını ve sözleşmeye uygun yapılıp yapılmadığını öğrenebilmeliyiz. Bir usulsüzlük varsa, onu zarar büyümeden fark edebilecek bir sistem bulunmalıdır.
Çünkü kamu malını korumak, suç ortaya çıktığında ceza verilmesinden önce başlayan bir sorumluluktur.
Hitabedeki “muhafaza” görevinin bugünkü karşılıklarından biri de budur: Sorunları zamanında görebilen, hataları düzeltebilen ve yetki kullananlardan hesap sorabilen kurumları yaşatmak. Bir ülkenin geleceği, yanlışlar ortaya çıktığında gösterilen tepki kadar, o yanlışların büyümesini önleyen güvencelere de bağlıdır.
Denetim zayıfladığında hata büyüyebilir. Eleştiri susturulduğunda yanlışın ömrü uzayabilir. Kamu yararıyla kişisel çıkar arasındaki sınır bulanıklaştığında bedel, kararların alınmasında hiçbir payı bulunmayan insanların sofrasına kadar ulaşabilir.
Bu nedenle basın özgürlüğü, vatandaşın kendi hayatını ilgilendiren gerçekleri öğrenme hakkıyla doğrudan bağlantılıdır. Gazetecinin sorusu, bazen bir emeklinin cebini, bazen bir öğrencinin eğitimini, bazen de bir binanın güvenliğini ilgilendirir. Kamu adına sorulan soruların cevaplanması, toplumun kendisini koruyabilmesine yardımcı olur.
Bir de hitabenin insanın içine işleyen o cümlesi var:
“Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.”
Bugünün Türkiye’sinde bu cümleyi okurken emeklinin pazar hesabını, kiracının ay sonunu, iş arayan gencin bekleyişini düşünmemek mümkün mü?
Enflasyonun gerilemesi değerlidir. Fakat fiyatların artış hızının yavaşlamasıyla bir ailenin rahatça geçinebilmesi arasında hâlâ uzun bir mesafe bulunabilir. Vatandaş bu mesafeyi alışveriş poşetinde, kira sözleşmesinde, çocuğunun eğitim masrafında yaşar.
Ekonomik güvensizlik, insanın gelecekle kurduğu ilişkiyi de etkileyebilir. Ev kurma düşüncesi ertelenir. Eğitim planı daralır. İnsan, hakkını aramaya ayıracağı gücü gündelik hayatını sürdürebilmek için harcar.
Bu tablo, milletin tamamının umudunu kaybettiği anlamına gelmez. Ancak geçim baskısının yurttaşların kamusal hayata katılma imkânlarını daraltabileceğini görmek zorundayız.
Gençliğe hitap ederken bu gerçeği özellikle hatırlamalıyız.
Geleceği gençlere emanet ediyorsak onlara eğitim, çalışma, düşünme ve katılma imkânı sağlamakla yükümlüyüz. Gençlerden sürekli fedakârlık bekleyip emeklerinin karşılığını alabilecekleri bir hayat sunamıyorsak, kendi sorumluluğumuzu da sorgulamalıyız.
Bir gencin başka bir ülkede eğitim görmek veya çalışmak istemesi doğal bir tercihtir. Üzerinde durmamız gereken, kendi ülkesinde emeğinin karşılığını alamayacağına, hakkının korunmayacağına ve geleceğini kuramayacağına inanarak gitmesidir. Böyle bir ayrılıkta uçak bileti, kırılan bir gelecek beklentisinin de işareti olabilir.
Beyin göçünün toplumsal bedeli, yetişmiş insanın ayrılmasıyla sınırlı kalmaz. Geride kalanların zihninde “Burada çalışmanın, üretmenin, beklemenin karşılığı var mı?” sorusu büyüyebilir. Umutsuzluk, birbirimizin hikâyelerinden beslenerek yayılabilir.
Atatürk, hitabeyi şu sözle bitiriyordu:
“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
Bu sözün gençliğe verdiği güveni bugünün hayatında karşılıksız bırakmamak bizim sorumluluğumuzdur. Gençlerin yeteneklerini değerlendirebildiği, haklarını arayabildiği ve çalışarak ilerleyebildiği bir ülke oluşturmalıyız. Onlardan beklediğimiz bağlılığı, sunduğumuz adalet ve liyakat ortamıyla güçlendirmeliyiz.
Bir gencin ülkesine güvenmesi, kendi geleceği üzerinde söz sahibi olduğuna inanmasıyla da ilgilidir. Geleceği emanet ettiğimiz insanların bugünkü sesini duymalıyız.
Bu sorumluluğun en ağır kısmı, karar yetkisini ve kamu kaynaklarını elinde tutan iktidardadır. Muhalefet de yönettiği kurumlarda aynı açıklığı göstermek, eleştirilerinin yanında uygulanabilir çözümler sunmakla yükümlüdür.
Vatandaş olarak bize düşen ise savunduğumuz ilkeleri kendi siyasi yakınlıklarımız karşısında da koruyabilmektir. Kamu zararının, adaletsizliğin ve liyakatsizliğin bedeli, parti tercihlerimize göre ortadan kalkmıyor.
Hitabeyi bugüne taşırken aynı ciddiyeti dilimizde de göstermeliyiz. “Hıyanet” gibi ağır bir sözcük somut kanıt gerektirir. Tarihsel bir metnin ağırlığı, günlük öfkemizin kolaylığına bırakılamaz. Eleştirinin gücü, dayandığı bilginin doğruluğuyla artar.
Bir tehlike de zamanla yanlışlara alışmaktır. Tekrarlanan bir haksızlık, ilk günkü sarsıcı etkisini kaybedebilir. “Zaten hep böyle” sözü yaygınlaştıkça, itirazın sonuç verebileceğine duyulan güven aşınabilir.
Sessizliği hemen onay saymamalıyız. Bazen yorgunluğun, kaygının veya duyulamayacağına inanmanın sonucu olabilir. İnsanları sessizlikleri nedeniyle suçlamadan önce, konuşabildikleri ve karşılık bulabildikleri koşulları düşünmeliyiz.
Hitabedeki gaflet uyarısını bugün yorumlarken, yanlışları hayatın değişmez düzeni kabul etme riskini de sorgulayabiliriz. Meslek örgütlerinin, sivil toplumun ve her bir yurttaşın sorumluluğu burada önem kazanır: Sorunları belgelemek, birbirinin hak arayışını duymak ve demokratik katılımı sürdürmek. Sonuç alınabilen her hak arayışı, başkalarına da cesaret verebilir.
Sorularımızı açık kuralım: Kamu kaynağı nasıl kullanılıyor? Denetimlerde saptanan eksiklikler gideriliyor mu? Hukuk herkese aynı mı uygulanıyor? Gençler bu ülkede kendilerine nasıl bir gelecek görebiliyor?
Cevapları belgeleriyle istemek; kamu harcamalarını izlemek, bilgi edinme yollarını kullanmak, seçimlerde hesap sormak ve sivil toplum içinde taleplerimizi takip etmek mümkündür. Barışçıl ve demokratik katılım, Cumhuriyet’e karşı sorumluluğumuzu günlük hayatın içine taşır.
Atatürk’ün gençliğe bıraktığı emanet bugün hepimizin hayatına dokunuyor. Onu korumak; adaleti günlük bir beklenti, liyakati işleyen bir kural, denetimi sürekli bir görev hâline getirmeyi gerektiriyor.
Hitabenin karşısından geçerken başımızı saygıyla kaldırıyoruz.
Bir de o duvardan ayrıldıktan sonra, onun bize yüklediği sorumlulukla yaşayabilsek.
Hitabenin karşısından geçerken başımızı saygıyla kaldırıyoruz.
Bir de o duvardan ayrıldıktan sonra, onun bize yüklediği sorumlulukla yaşayabilsek.
Yarın Cumhuriyetimizin 103’üncü yılını kutlayacağız. Bu büyük emanete duyduğumuz bağlılığı; çocuklarımızın güvenle büyüyebildiği, gençlerimizin geleceğini kendi ülkesinde umutla kurabildiği, her vatandaşımızın adalete inanabildiği bir Türkiye için çalışarak göstermeliyiz.
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve bağımsızlığımız uğruna fedakârlık gösteren bütün kahramanlarımızı saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.
Gelibolulu hemşehrilerimin ve aziz milletimizin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı yürekten kutluyorum.
Cumhuriyetimizin nice yaşlarını, özgür ve eşit yurttaşlar olarak, aynı geleceğe güvenle bakarak kutlamak dileğiyle…