Son Dakika Haberler

Andımız

Andımız
Okunma : 81 views Yorum Yap

Tarih 8 Ekim 2013 idi…
Tam 7 yıl, 5 ay ve 5 gün önceydi.
O günkü, 28789 Sayılı Resmi Gazetede, “İlköğretim Kurumları Yönetmeliği”ni değiştiren bir karar yayınlandı!
Yönetmelik’ten milletin ciğerini söker gibi çıkarılan Madde’nin numarası 12, tam da12’den vurdukları 12’inci Madde’nin başlığı ise “Öğrenci Andı” idi!
Yani?
Yanisi şuydu: Son milli devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk yıllardan bu yana; büyük bir özgüvenle, sevinçle, gururla ve onurla okuyageldiğimiz ANDIMIZ, çağdaş olmadığı ve ırkçılık içerdiği gerekçesi ile kaldırılmıştı!
Artık “ANDIMIZ” yoktu!
Peki, bu esef verici olay, ortada hiçbir şey yokken birdenbire mi meydana gelmişti?
Türk milli kimliğine karşı daha önce benzer saldırılar olmamış mıydı?
Büyük Türk milleti, nasıl olmuştu da böyle bir uygulamaya karşı sessiz kamıştı?
Binlerce yıllık milli bilince ve dahi devlet geleneğine sahip kadim bir halkın hiç milli refleksleri yok muydu?
Peki ya var idiyse bu reflekslere ne olmuştu?
Anlatalım:
Elbette ki, bu ve buna benzer saldırılar daha önceleri de olmuştu. Öyleyse Türk milletinden, bu tip saldırılara karşı kendi milli benliğini korumaya yönelik, milli bir refleks beklenmez miydi?
Tabi ki, beklenirdi.
Peki, ama o zaman bu refleks neden gösterilemedi? Millet kendine karşı yapılan saldırılar karşısında neden çoğunlukla şaşkınlık içinde, sessiz ve tepkisiz kaldı?
Aslında Türk tarihini iyi bilenler için cevap çok basitti.
Çünkü Türk milli tarihinde bir ilk yaşanıyordu!
İşte millet onun için hazırlıksız, kararsız, tepkisiz ve onun için şaşkındı.
Neydi o ilk?
Görünen oydu ki; ilk defa kendi oylarıyla seçip başına geçirdiği hükümetlerden biri, devlet erkini de arkasına almak suretiyle Türk adını ve Türklüğe ait ne varsa silip süpürmeye çalışıyordu. Üstelik bu adamlar Müslümandı ve beş vakit namaz kılıyorlardı, böyle bir şey nasıl olabilirdi ki? Millet; gören gözlerine ve duyan kulaklarına inanamıyor, bunun gerçek olabileceğine inanmak istemiyordu. İşte bu nedenle, karakterinden kaynaklanan milli reflekslerini ilk defa gösteremiyor veya göstermekte tereddütlere düşüyordu.
İyi ama bu saldırıların gerçek sebebi neydi veya bir sebebi var mıydı?
Elbette vardı.
Hadi önce bu sebeplere kısaca bir bakalım.
2000’li yılların başındaydık… Ülke büyük bir ekonomik krizle kasılıp kavrulmuş ve millet, milli meseleler de dâhil birçok konuda dik durabilecek gücünü iyiden iyiye kaybetmişti. İşte o günlerde, Okyanus ötesinden bu günler için hazırlanan bir ekip parlatılıp cilalanarak Türk milletinin gözüne girmesi sağlanmış ve büyük umutlarla yönetime getirilmişti…
İşte o günlerde iktidar olan, ama henüz tam muktedir olamayan bir hükümetin yönetimindeki Türkiye; çok istekli bir şekilde Avrupa Birliği’ne (AB) girmek istiyor ve bunun için çalışıyordu.
Tam da böyle nazik bir ortamda, AB Parlamentosu Dışişleri Komisyonu (AFET), Hristiyan Demokrat grup üyesi Hollandalı parlamenter Arie Oostlander tarafından 2003 yılında Parlamento için bir Türkiye Raporu hazırlandı. Raporda; ”AB’nin siyasi değerleri, Yahudilik ve Hristiyanlık kültürüne dayanmaktadır, ancak bu değerler İslam ağırlıklı bir toplum tarafından da kabul edilebilir” deniliyordu. Fakat raporda, Müslümanlar ve Hristiyanlar demokratik bir ortamda kendi inanç ve kültürlerini koruyarak birlikte yaşayabilirler denilmemişti.
Aynı raporda Kemalizm AB’ye girişte bir engel olarak gösterilmiş ve Türkiye’nin ”Kemalizm’i değil, demokratik Avrupa ilkelerini temel almış yeni bir Anayasa oluşturması gerektiği” ifade edilmiştir. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türk halkı tarafından güvenilir bir kurum olarak görülmesi eleştirilmiş ve Türk ordusunun, AB ülkelerindeki gibi bir şekil alması gerektiği (yani etkisizleştirilmesi gerektiği) ifade edilmiştir.
Bu ifadeler AKP ve FETÖ (O zaman hizmet hareketi) kanadında, aynen emperyalist batının algılanmasını istediği gibi algılanmış ve harekete de geçilmişti…
Çarklar acımasızca işlemeye devam ediyor ve türlü türlü kumpaslar kurgulanıyordu! Günü geldiğinde Türk Ordusu’nu çökertme harekâtının adı “Balyoz” ve “Ergenekon” olacaktı!
Şimdi konumuza devam edelim. O yıllarda aslında terör durma noktasına getirilmişti. Ama buna rağmen “Bölücü Kürtçülük/PKK” odaklı terör sorunu ne yazık ki, yine yumuşak karnımızdı ve yumuşak karnımız olan konular ise her zaman istismara açık bir konuydu.
AKP durur mu?
AKP ile PKK arasındaki Kürt sorununun çözümüne yönelik dinsel yaklaşım yarışının sürdüğü bir zamanda, 24 Temmuz 2010 tarihinde Özgür-Der tarafından “Kürt Sorununa İslami Çözüm” konulu bir forum düzenlendi. İki gün süren Forum’un sonuç bildirgesinde Kürt sorununun kaynağı olarak “Kemalizm” gösterildi ve çözüm için ilköğretim okullarında okunan “Andımız”ın kaldırılması ve duvarlarda yazan “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” yazılarının silinmesi istendi. Ümmet vurgusunun öne çıkarıldığı sonuç bildirisinde, ayrıca AKP ile BDP arasında diyalog çağrısı yapıldı. Böylece soruna elbirliği ile (Müthiş bir!) çözüm bulunmuş oldu.
Neydi o çözüm?
Kemalist devlet yıkılırsa ve Türklük ortadan kaldırılırsa sorun çözülmüş olacaktı. Nasıl ki, AB’ye girişte Avrupalılara göre Kemalizm engel ise, Kürt sorununun çözümünde de Kürtçülere göre yine Kemalizm engeldi! Böyle bir ortam; Milliyetçiliği ayaklar altına alan ve milliyetçiliğin yerine ısrarla ümmetçiliği ikame etmeye çalışan AKP’nin zaten canına minnetti.
Yine devam edelim.
Bizim devlet büyüklerimizin bazılarının “Mam Talabani” dedikleri Celal Talabani bir açıklama yaptı ve dedi ki; “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında Tayyip Erdoğan’la buluştuk. Kendisine dedim ki: ‘PKK bana geldi. Silah bırakmaya hazır olduğunu söyledi. Bunun için iki koşulu vardı. Biri genel af, öteki anayasadaki vatandaşlık tarifinin yeniden yapılması ve ‘Türk’ sözcüğünün çıkarılması…’ olduğunu söyledim.”
İşte bu minvalde, Oslo görüşmeleri ile 2005, 2006 yıllarında gizliden başlayan, Ocak 2009’da TRT Şeş’in açılmasıyla devam eden ve Haziran 2009’da Erdoğan-Türk-Ayna görüşmesi sonrasında açıktan devam eden PKK ile müzakere süreci; Türkiye Cumhuriyeti’ni bir Türk Milli Devleti olmaktan çıkaracak girişimlerle sürekli olarak yoluna devam etmiştir. En son icraatları ise “Dolmabahçe Mutabakatı” olmuştur.
Çünkü (medeni) Batı böyle istiyor, siyasal İslamcılar böyle istiyor, PKK böyle istiyor ve böyle buyuruyordu Zerdüşt…
İşte bu nedenle “T.C.” tabelaları indirilmeye ve “Ne Mutlu Türk’üm diyene!” yazıları her yerden silinmeye başlandı! Bu daha bir başlangıçtı, daha neler gelecekti neler…
Algı yönetimi almış başını gidiyor ve sıradan Türk halkı yavaş yavaş kendi benliğine ve milli değerlerine düşman hale getiriliyordu. Türk milliyetçiliğinin Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan bir düşünce değil, tam aksine yıkılan bir imparatorluktan yeni bir Türk Devleti ortaya çıkaran müthiş bir düşünce olduğunu okumayan bir halk nereden bilecekti ki? O bugüne kadar ne olursa olsun hükümetleri devlet zannetmiş ve devletine de sonuna kadar güvenmiş ve tabi ki yandaş kanallar ne diyorsa, ona inanmaya devam etmişti!
Oysa kim ne derse desin, Türk’ün son milli devletini “- Ben Türk’üm” diyenler kurmuştu ve onun için de bu eşsiz eserlerinin üzerine kendi damgalarını gurur ve onurla basmışlardı. O uğursuz günlerde Silinmek istenen “T.C.” işte bu damgaydı!
Derken Türk düşmanları için şartlar daha da olgunlaştı. İşte o günlerde takvim yaprakları 8 Ekim 2013’ü gösteriyordu.
Maalesef ki daha Irkçılığın tanımını dahi bilmeyen ve ırkçılıkla milliyetçiliği birbirine karıştıracak kadar sığ düşünceli sözde devlet adamlarımız tarafından, “ırkçılık yapılıyor” iddiasıyla, küçüklüğümüzden beri gururla ve onurla söyleyegeldiğimiz andımız kaldırılmıştı!
Andımızın kaldırılma sebebini Başbakanımız Erdoğan: “Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde çocukların içtimaya dizildiği, ırkçı sloganlar okunan metinler göremezsiniz. Bal bal demekle ağız tatlanmaz. Balı yersen ağız tatlanır, Türküm demekle Türk olunmaz. Doğruyum demekle çalışkan olunmaz. İnsan ailesinden öğretmenlerinden çevresinden aldığı eğitimle bir takım değerlere sahip olur” diyerek açıklamaya çalışmıştır.
Ama bu açıklama metni dahi kendi içinde çelişen bir metindir. Şimdi sizlere soruyorum:
Türk’üm demekten kimler rahatsız olurlar?
Doğruyum denilmesinden neden rahatsız olurlar?
Çalışkanım denilmesi kimlere ve neden batar?
Büyük Türk milletinin şerefli evlatları “Ben Türk’üm” demeyip de ne diyeceklerdir? Üstelik üzerinde değişiklik yapılan 28789 Sayılı “Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği”ne göre, yabancı uyruklu öğrencilerin “Öğrenci Andı”nı söyleme zorunluluğu da yoktur.
Öyleyse mesele nedir?
Mesele, yabancı uyruklu öğrencilerden ziyade, Türk çocuklarının beyinlerinden Türklük bilincini silmektir!
Mesele, aslında TÜRK’ün ta kendisidir!
Bir çiftçi eğer bilinçli ve iyi niyetli bir çiftçi ise bahçesindeki elma ağaçlarını muz ağacı yapmaya çalışmaz. O elma ağaçlarının en güzel elmaları ve bol miktarda verebilmesi için uygun ortamı hazırlamaya çalışır. Sormazlar mı adama, Beyler siz hala daha ne yapmaya çalışıyorsunuz? Eğer amacınız, kızıl elma ağaçlarını muz’a çevirmekse bunu başaramayacaksınız. Yani Türk milletinin tabiatıyla oynayamayacaksınız. İşte sırf bunun için:
“Türküm, doğruyum, çalışkanım,
İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türküm diyene!”
Andımız’ın kaldırıldığı güne kadar, Andımız’ı okurlarken çocuklarımızın söylediği bu sözler, aynı zamanda çocuklarımıza yapılan iyi, güzel ve olumlu telkinlerdi.
Toplumumuzdaki “Söz vücut bulur” deyimi unutulmamalıdır. Düşüncenin anahtarı dildir. İnsan sesli ya da sessiz olarak diliyle, kelimeleriyle ve o kelimelere yüklediği anlamlarla düşünür.
“Bal bal demekle ağız tatlanmaz” diyen dönemin Başbakanı ve bugünün Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, düşünce dünyamızın mimarı olan Mevlana’nın şu sözünü hatırlatmak isteriz. “Sen düşünceden ibaretsin, geri kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun, dikenlik düşünür dikenlik olursun.’’ Yine, Amerikalı Yazar Napoleon Hill’in söylediği gibi: “Aklınız neyi kabul edip inanıyorsa, onu gerçekleştirebilir.” İyi ya da kötü… Bir de halk arasında çok iyi bilinen bir söz vardır “Birine 40 kere deli dersen deli olur’’ derler.
Yapılan araştırmalara göre, 21 kere tekrar edilen bir davranışın o kişide alışkanlık haline geldiği görülmüştür. Psikolog Cansu Avcı’ya göre; yepyeni bir alışkanlığı sadece 21 günde kazanabiliyoruz. Yine “yapılan araştırmalara göre beyinde bir nöronun yeni bir bağlantı kurma süresi 21 gündür. Bir davranışı 21 gün boyunca hiç ara vermeden tekrar etmek, kurulan yeni nöron bağlantısı sayesinde o davranışın alışkanlık haline gelmesini sağlar.”
Andımızda zikredilen doğruluk, çalışkanlık, vatanını ve milletini sevme, yükselme, ilerleme, küçükleri koruma ve büyükleri sayma gibi erdemler aynı zamanda İslamiyet’te de yer alan ve bir Müslümandan beklenen erdemlerdir.
Peki, Andımız ve benzeri bir metin, çocuklara sadece ülkemizde mi okutulmaktadır?
Kesinlikle hayır.
Çünkü “Andımız”a benzer uygulamalar başta ABD olmak üzere başka ülkelerde de vardır. Ama o ülkelerde bu uygulamayı yapanları kimse ırkçılıkla suçlamamaktadır.
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Ümit Özdağ’ın dediği gibi “AKP ileri gelenleri tarafından ‘slogan milliyetçiliği’ ile yaftalanan, militarist veya ırkçı olmakla suçlanan Andımız, bir milletin çocuklarının ne olduklarını ve nasıl olmaları gerektiğini öğrenmelerinin bir parçası olmuştur. Andımız’ın kaldırılması HDP’ye, PKK’ya ve Kandil’de düğün yapma fırsatı vermiştir.
Andımızı militarist ve ırkçı olmakla suçlayanlar; ABD’ye 10 sene önce Çin’den, 8 sene önce Rusya’dan, 3 sene önce Mozambik’ten ve 1 sene önce Türkiye’den göç etmiş ailelerin çocuklarının okulda ‘Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına, o bayrağın simgelediği Cumhuriyet’e, Tanrı’nın yönetiminde bir ulusa, bölünmezliğe, herkes için adalet ve özgürlüğe sadakatini’ bildirmesini normal karşılar ve Amerikan milletine mensubiyetin doğal göstergesi olarak görmektedirler. Aynı kişiler, Türkler ile tarihsel ortaklığı Orta Asya’da Elegeş Anıtlarında ‘Kürt İlhanı Alp Urungu’ya kadar geri giden, 1000 seneden bu yana Anadolu’da Türkler ile her anlamda ortak bir yaşam süren, Allah-u Ekber Dağlarını, Diyap Ağa’yı unutarak’ Kürt çocuğunun ‘Türk’üm’ demesini ise ‘ırkçılık’ hatta ‘yalan’ olarak nitelendirilmesi, ne yazık ki akıl ve vicdan sınırlarını zorlamaktadır.
Yıl 2018 idi ve ülkemizde hala bağımsız mahkemeler ve cesur ve vatansever hakimler var dedirten bir gelişme yaşandı.
Danıştay 8. Dairesi, aldığı bir kararla “Andımız kaldırılamaz” dedi…
Bu karar gerçekten milliyetçi bir çırpınış ve yangın yerine dönen yüreklerimize serpilen serin bir su gibiydi. Sevinmiş ve umutlanmıştık.
Fakat o da ne AKP’nin Milli Eğitim Bakanı hemen itiraz etti. Ve bu itiraz davayı yeniden başlattı. Sevinimiz kursağımızda ve umutlarımız da yanan yüreklerimizde kalmıştı. Ama ne olursa olsun bir umut bekliyorduk.
Tabi bizler beklerken birileri hiç beklemedi. Andımız’ı isteyen hakimler gitti yerine AKP gibi düşünen hakimler getirildi! Hani AKP Genel Başkanı’nın yıllar önce dediği gibi “hazmede hazmede, hazmettire hazmettire”!!!
Hazmettirdiklerini sandılar ki, dün: Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 8. Daire’nin bu kararını iptal iptal etti!
Yani, Tam 7 yıl, 5 ay ve 5 gün sonra ANDIMIZ’a son tırpanı işte böyle vurdular!
Daha doğrusu, vurduklarını sanıyorlar.
Sanıyorlar, çünkü bu film henüz bitmedi ve filmin son sahnesinin senaryosunu Asil Türk Milletinin Şerefli Evlatları, şanlarına ve şereflerine yakışır şekilde yazacak ve filmin sonunu ona göre getireceklerdir.
Hiç şüphem yok ki, Türkoğlu özüne dönecek, milletimiz için yok hükmündeki böyle kararları tarihin çöplüğüne gömecek ve andını gururla söylemeye devam edecektir.
Unutmayın!
“Andımız”ı kaldırmak isteyenler,
Adımızı sildirmek isteyenlerdir!
Ve yine unutmayın, “Türk’üm” demekten rahatsız olanlar Türk olmayanlardır.
Sevgiyle, saygıyla, ümitle, milli bilinçle ve uyanık kalın.