Son Dakika Haberler

Müsilaj Üzerine “Suyun Ölümü”

Müsilaj Üzerine “Suyun Ölümü”
Okunma : 328 views Yorum Yap

Jeolog Dr. Oğuz Ertürk’ün Marmara Denizi’ndeki müsilaj (deniz salyası) üzerine kaleme aldığı bir yazı…

Yeryüzünün üçte ikisi, insan vücudunun yüzde sekseni şudur.

Yaşam suda başlamış, tek hicreli mikroskobik canlılardan balinaya kadar suda verilmiş, daha sonra karaya çıkış söz konusu olmuştur.

Su çevrimi ise deniz ve göl sularının sularının buharlaşması, buluta ve yağışa dönüşerek yeryüzüne inmesi, akarsular, yüzey ve yeraltı suları ile toprağı, dolayısıyla karasal yaşamı besleyerek sonuçta tekrar denize ulaşmasıdır ve bu sürecin milyonlarca yıldır düzenli olarak tekrarlanmasıdır.

Okyanuslar, denizler, iç denizler, akarsular ve göller “sucul ortamları” oluştururlar. Her sucul ortamın da kendine özgü hidrolojik ve jeokimyasal özellikleri vardır.

Sucul ortamların içerdiği planktonik (tek hücreli /mikroskobik/yüzdürülen) ve nektonik (çok hücreli bitkiler, kendi hareket eden balık vb gibi hayvanlar) canlıların çeşitlilik (cins/tür) ve özellikleri farklıdır.

Bu farkı oluşturan etmenler ise sucul ortamın işi, tuzluluk, berraklık, askıda katı madde, oksijenlenme özellikleri ve Biyolojik Oksijen İhtiyacı denen fiziksel ve kimyasal faktörlerdir.

Denizel sucul ortamlar okyanuslar, açık denizler, körfezler, haliçler , deltalar, lagünler, resifal ortamlar, resif gerisi ortamlar gibi özelliklerine göre farklılaşmış ortamlardır.

Her sucul ve coğrafi ortamın kendine özgü bir yaşam şekli, dönüşü ve ömrü vardır. Örneğin okyanuslar açılır, ömrünü tamamlar ve kapanırlar. Okyanus oluşumu, kıtaların parçalanması faylanarak Yanal, zıt yönlü levha hareketlerine bağlı olarak gelişir. Bunlar çok uzun, milyonlarca yıl boyunca süren, aktif tektonik ve levha hareketlerine bağlı, yani yerkabuğu dinamiğiyle ilgili jeolojik süreçlerdir.

Okyanusların yaşam hikayesi böyle iken, denizler ve iç denizler de yükselme ve aşınma, erozyon etkisiyle zaman içinde karadan akarsular ve sellenmelerle taşınan malzeme ile yavaş yavaş dolar ve ömürlerini tamamlarlar.
Bazı denizler ise, su bilançosunun negatife dönmesine ve yüksek buharlaşmaya bağlı olarak kururlar ve geride kalın tuz tabakaları bırakarak yok olurlar.

Akdeniz’ in hayat hikayesinde “Mesiniyen Krizi” diye adlandırılan bir kuruma dönemi vardır ve Akdeniz, bu jeolojik dönem sonrası, buzulların erimesi sonucu yükselen ve Cebelitarık Boğazından tekrar girip Akdeniz çanağını dolduran sular sayesinde yeniden iç deniz kimliğini kazanmıştır.

Sucul ortamlardaki yaşamı denetleyen ısı, tuzluluk, bulanıklık gibi etmenlerden en önemlisi, suda bulunan erimiş oksijen içeriğidir. Bu öge bilimsel anlamda Biyolojik Oksijen İhtiyacı (BOİ) terimi ile ifade edilir.

Kısaca BOİ, temiz bir sucul ortamın mevcut özelliklerini koruyarak bozulmadan, barındırdığı canlılarla birlikte yaşamını sürdürebilmesi için gerekli sudaki çözünmüş oksijen miktarını gösterir (BOD : Biologic Oxygene Demand).
Normal süreçlerde, suda yaşayan planktonlar yaşarken oksijen tüketirler. Ölüm sonrası tek hücreli yer çekimine bağlı olarak yavaş yavaş dibe çökerken, suda çözünmüş oksijen etkisi ile oksitlenir, çürüyüp parçalanır ve yok olur. Bu sürecin artık ürünleri, çıktıları ise H2O, CO2, H2S olmaktadır.

Sudaki plankton varlığı, çeşitliliği ve bolluğu, suda var olan besinlerin bolluğuna bağlıdır.

Bilindiği üzere, canlı yaşamı, özellikle alg tipi sucul planktonların varlığı sudaki azot, fosfor gibi temel besin maddeleri ile yeterli oksijen ve fotosentez için gerekli güneş ışığının varlığına bağlıdır. Sucul ortamlarda güneş ışığı 200 metre derine kadar inebilir. Yüzeyden itibaren 200 metrelik bu su tabakasına “fotik zon” denir ve tüm planktonik aktivite de bu fotik zonda yaşanır.

Denizlerde, göllerde suyun ölümü de hayatın bir gerçeğidir ve denizlerimizde, kıyılarımızda bugünlerde sıkça rastlanan müsilaj ( deniz salyası ) olayı da bu sürecin sondan bir önceki aşamasıdır.

Eğer şu ortamına, çok aşırı azot ve fosfor yükü girerse, mevsimsel ısı ve gün ışığı artışı ve besin bolluğuna bağlı olarak aşırı miktarda alg/plankton gelişmesi ortaya çıkar. Bu olaya “Alg Patlaması/algal blooming” denilmektedir.

Aslında aynı süreç karada yaşanmaktadır. İşin iyi farkedilen tarafı çam ormanlarında görülür. Ağaçlar baharda, yüksekliğe bağlı olarak yemyeşil polenlerini havaya salar ve orman üstleri hafif bir yeşil pusla kaplanır.

İşte denizlerdeki alg patlaması da bunun gibi mevsime bağlı bir üreme etkinliğidir. Normaldir, doğaldır ve belli bir süre sonra sudaki buna bağlı kırmızı yeşil renk değişimi, bulanıklık yine doğal olarak ortadan kalkar.

Ancak bizim antropolojik dediğimiz, yani insan etkisiyle ortaya evsel ve endüstriyel atıklar ve bunların zengin azot ve fosfor yükü, yeterli mekanik ve biyolojik arıtma yapılmadan, aşırı oranda sığ deşarjla denize boşaltıldığında deniz artık bu yükü taşıyamaz hale gelir :

Alg patlaması olayı çok daha uzun süre, çok daha yoğun yaşanır. Bu da sudaki oksijeni neredeyse tamamen tüketir. BOİ oranı, gereken miktarın çok çok altına düşer .

Sonunda oksijensiz bir ortama dönüşen su sütunundaki planktonların parçalanma süreci sekteye uğrar ve tabanda, çürümeyen, ortama H2S salan bir organik birikinti oluşur. Bu ortam artık sülfat ve sülfit bakterilerinin etkin olduğu indirgen “anaerobik”, “öksinik” bir ortamdır.

İşte müsilaj, yani deniz salyası dediğimiz kirlilik unsurunun oluşumu bu süreçlerde tabanda, su sütununda ve su yüzeyinde gelişir. Müsilaj, kendince uygun, yani kötü, oksijensiz ortamda gelişen bir salgıdır.

Bu salgıdan oluşan köpükler deniz yüzeyini kaplar, suyun hava ile temasını keser ve dalga ile, çırpıntı ve çarpıntı ile oluşacak su köpüklenlenmesini, dolayısıyla oksijenlenmeyi de tamamen engeller.

İşte yaklaşık ikiyüz yıldır görüldüğü söylenen, günümüzde görülme sıklığı giderek artan müsilaj (deniz salyası ) budur.

Müsilaj, suyun ölümünün bir şeklidir sadece. Suyun başka ölüm şekilleri de vardır elbette. Göllerin ve deltaların bataklığa dönüşerek yok olması da bir nevi şu ölümüdür örneğin.

Ama bu tür şu ölümleri milyonlarca yıldır varolan doğal süreçlerdir. Bu, olaylara insanın hiçbir etkisi yoktur. Çünkü bunlar insanlık öncesi dünyada da var olan ve ne mutlu ki, kömür, petrol ve doğalgaz oluşumlarını sonuçlanan su ölümleridir.