Son Dakika Haberler

Gelibolu’muzun Manevi Değerleri

Gelibolu’muzun Manevi Değerleri
Okunma : 36 views Yorum Yap

İnsanoğlu gözünün önündeki değerlerin farkına varmaz ne yazık ki. Çok yakınındaki güzellikleri görmez, göremez. Bazen uzaklaşmak gerekir ortamdan farkındalığının artması için.

Bugünkü yazımda aslında uzun zamandır yazmak isteyip de bir türlü yazamadığım belki bir işaret beklediğim Gelibolu’nun manevi değerlerinden Ahmed-i Bican ve Mehmet-i Bican kardeşlerden bahsetmek istiyorum.

İnşallah bu büyük zatları dilimin döndüğünce bir parça tanıyıp tanıtabilmek izinleriyle kısmet olur. Yaşamımın büyük çoğunluğu onlara komşu olmakla geçti. Onların ebedi istirahatgahlarına hep yakın evlerde oturdum. Her gün işe gelirken ve dönerken önlerinden selamsız geçtiğimi hatırlamıyorum. Biliyorum ki onlar Allah dostları ve Hayy’lar aslında. Bizim onları görmeye gücümüz yetmese bile onlar her şeyi görüp hissediyorlar.

Hani Yunus Emre’nin meşhur bir sözü vardır, Ölen hayvan imiş Aşık’lar ölmez diye. Hakikaten de onlar biz yaşayanlardan daha diri. Onlara hürmet edenlere kendilerinin varlıklarını o kadar belli ediyorlar ki aslında. Biz görmüyoruz, görmek istemiyoruz belki. Yaradanın sevdikleri olunca bizlere de bu kıymetli büyüklere hürmet göstermek düşüyor.

Geçtiğimiz sene Ankara’da Hacı Bayram Veli Sempozyumu düzenlenmişti. Bu sempozyuma katılmak bana da kısmet oldu. Üç gün süren sempozyuma birbirinden değerli konuşmacılar katıldı. Ankara Türkkad’ın düzenlediği konferans muhteşemdi. Cemalnur Sargut Hanımefendi’nin titizlik gösterdiği bu toplantı bu büyük zat’ın yaşamını öğrenmemize ve kendilerini tanımamıza katkı sağladı.

O gün toplantı salonuna girerken ki toplantı başlamıştı, Gelibolu’da bulunan Ahmed-i Bican ve Mehmet-i Bican efendilerin hocalarıdır sözleri beni hakikaten derinden sarstı. O toplantıya gidene kadar bilmiyordum çünkü Hacı Bayram Veli’nin bu mubarek insanların hocaları olduğunu. Daha bir istekle dinlemeye başladım tüm konuşulanları ve konuşanları. Aslında bilmeden gittiğim bu toplantıya özellikle mi gönderilmiştim diye düşünmeden de edemedim. Hacı Bayram Veli, Akşemseddin’in hocasıdır. Sultan 2. Murat zamanında Edirne’ye giderken Gelibolu’dan geçer. Gelibolu’dan geçerken tanıştığı bu iki kardeş için yağ ve kandil hazırmış bize yalnız kibriti yakmak kalmış der.

Maddi taraflarını cansız, fakat manevi taraflarını hep canlı tutmuşlardır yaşamları boyu. Onun için de Cansız anlamındaki BİCAN ismini almışlardır. Peygamberimizi bir gece rüyasında görmesiyle birlikte Mehmet-i Bican efendi Muhammediye kitabını yazmış. Kitabın ilk satırları; Huzuruna fazlınla varabilelimdir. Kitabını yazdıktan sonra Edirne’ye Şeyhülislama basılması için bir ulakla göndermiştir.

Şeyhülislama aynı zamanda kitaba rağbet etmemesi durumunda verilmek üzere mühürlü bir mektup da göndermiştir. Nitekim, Şeyhülislam kitaba itibar etmemiştir. Ve Gelibolu deniz kenarıdır, halkı da balığa çok düşkündür. Balık yiyenin aklı karışık olur demiştir. Sonra eline mühürlü mektup verilip de okuyunca mektupta yazılanlar onun bu fikrinin değişmesine sebebiyet vermiştir.Çünkü mektupta Vallahi hiç yemedim,arkasında da asla yemedim yazısı Şeyhülislamı çok etkilemiş ve kitabın basımına izin vermesini sağlamıştır.Hacı Bayram Veli’nin eline kitap geçtiğindeyse bu büyük Veli, Keşke bu sözleri satırlara değil, sadırlara yazsaydın dediği söylenmiştir.Ahmed-i Bîcân ve ağabeyi, Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerinin huzûrunda mânevî ilimlerde yükseldikten sonra Bayramiye tarîkatına göre insanları terbiye etmeye başlamışlardır. Bican kardeşler sünnete uyarak, nefsini ıslâh için yaptığı halvet, yalnızlık, çile ve riyâzetleri ile uğraşmışlar.

Eserlerinden, “Elhamdülillah ki Gelibolu’da nice kez kâfir ile cenk idüp gazalar idüp dururuz. Gâh kâfir bize geldi. Gâh biz kâfire varup dururuz. “sözünden birçok savaşlara katıldığı anlaşılmaktadır. Ahmed Bîcân hazretleri bir vâzında şöyle buyurmuştur:

“Dünyâ, çok gün geçirmiş fitneli ve nazlı bir ihtiyara benzer. O, dışını gençler gibi giyecekler ile süsleyip, halk arasında naz eder. Böylece insanlar da onun tuzağına düşer. Dünyâ zâlim bir padişah gibidir. Halka bazı şeyler bağışlarsa da dostluğu yoktur. Hepsini öldürmek ister.

Akıllı kimseler kışın ihtiyâcını yazdan hazırlar. Ölümün hazırlığını da diri iken yaparlar. Dünyâ, içi cevherler ile dolu bir denize benzer. Kimileri ondan cevher çıkarır. Bâzıları da boğulur. Sözün kısası, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur; “Dünyâ fitne ve belâdır. Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi dünyâyı sevmek ve mal toplamaktır.”Ahmed-i Bîcân hazretleri insanlara doğru yolu göstermeye devam ederken bir gün Ağabeyi Muhammed Bîcân’a; “Ağabey! İlim ve irfanın ziyâdedir. Tek arzum ve sizden dileğim, yâdigâr bir eser yazmanız ve bunun her yerde okunmasıdır. Dünyâ geçici, günlerin ise hiç vefâsı yok.” demiştir.

Muhammed Bîcân hazretleri onun bu isteği üzerine Megârib-üz Zeman adlı eserini yazdı. Bir süre sonra Muhammed Bîcân, kardeşine gelerek; “Kardeşim Ahmed! Bizi memnun etmek istersen Megârib-üz-Zaman’ı Türkçeye tercüme et. Güzel üslûbun ile herkes istifâde etsin.” demiştir. Bunun üzerine Ahmed-i Bîcân hazretleri eseri Envâr-ül-Âşıkîn ismiyle tercüme etmiştir.Bu birbirinden önemli memleketimizin değerlerine elimizden geldiği kadar sahip çıkmalı ve onları daha yakından tanımaya çalışmalıyız.

Beni en çok etkileyen hikayelerini size anlatmadan geçemeyeceğim sanıyorum siz de çok etkileneceksiniz; ABDESTSİZ SÜT VERMEDİM

Ahmed-i Bîcân bir gün, Gelibolu’nun en büyük câmisinde vâz veriyordu. Herkes huşû içinde söylenenleri dinliyordu.

“Kardeşlerim! İnsanı Rabbinden uzaklaştıran perdelerin en büyüğü, kalbi öldürmek, karartmaktır. Kalbin ölmesine kararmasına sebep de dünyayı sevmektir. Bir hadîs-i kutsîde buyruldu ki:”Ey Âdemoğlu! Kanâat et zengin ol. Hasedi terket, râhat ol! Dünyâyı terket, dînin halis olsun.”

Kim gıybeti terkederse, Allahü teâlâya karşı olan sevgisi çoğalır. Kim az ve doğru konuşursa, aklı tam olur. Kim aza kanâat ederse, gerçekten Allahü teâlânın ahdine inanmış olur. Kim dünyâ için kaygılanırsa Allahü teâlâdan uzaklaşır.”

Ahmed-i Bîcân hazretleri vâz ettiği kürsüden bir ara başını kaldırdı. Câminin giriş kapısında ağabeyini gördü. Ayakta bekliyor ve kendisine tebessüm ediyordu. İçeri girip bir yere oturmamasına hayret etmişti. Sonra mânevî bir huzurla vâzına devâm etti. Ağabeyinin bu şekilde beklemesi bir türlü aklından çıkmıyordu.

Akşam annesi ile sohbet ederken bu aklından çıkmayan şeyin sebebini öğrenmek istedi ve; “Anneciğim! Bugün dikkatimi çeken bir şey oldu. Vâz ederken ağabeyim câmi kapısında durmuş, bana bakıyor ve tebessüm ediyordu. Ama içeri girip oturmadı. Sebebini ondan bir suâl eylesen.” dedi.

Evlâdını kıramayan anne ertesi gün büyük oğlu Muhammed Bîcân’a giderek sohbet arasında kardeşinin vâzı arasında niçin câmiye girmediğini sordu. O da; “Kardeşim âlim, ârif biridir. Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerini görünce bir başka Ahmed oldu. Sözleri hikmet dolu. Gönülleri alan, ruhları cezbeden bir üslûbu var. İlminden, irfânından istifâde edenlerin sayısı belli değil. Ben de mübârek sözlerini dinlemek için gitmiştim. Meleklerin kanatlarını sererek vâzını dinlediklerini gördüm. Basmamak için içeriye girmedim.” dedi.

Bu duruma çok sevinen annesi, eve dönerek durumu küçük oğlu Ahmed-i Bîcân’a anlattı. Ahmed Bîcân sevineceği yerde durgunlaştı. Bunu fark eden annesi sebebini sorunca; “Ağabeyim melekleri gördüğü hâlde ben niçin göremiyorum, acabâ sebebi nedir?” dedi. Annesi hiç beklemediği bu soru karşısında şaşırdı. Ahmed-i Bîcân hazretleri sonra ilâve etti; “Anneciğim bunun sebebini senin bilmen lâzım. Biraz düşün bulacaksın.” dedi.

Annesi bir süre düşündükten sonra yaşlı gözlerle oğluna; “Sen henüz süt emme çağında idin. Namaza durmuştum. O esnada komşularımdan bir hanım geldi. Sen ağlamaya başladın. Selâm vermeme de az kalmıştı. Kadıncağız ağlamayasın diye seni emzirmeye başladı. Selâmı vermemle birlikte mâni oldumsa da sen bir kaç yudum almıştın. Sonra sordum hanım abdestsiz imiş. Ben seni hiç abdestsiz emzirmedim. Her halde sebebi odur.” dedi. Ahmed Bîcân; “Doğru söyledin.” dedi.Manaları üzerimize olsun inşallah.

Sevgi ve hürmetle…