Son Dakika: Bayramiç Beyazı Dünya Pazarlarına Göz Kırpıyor *** Arıtılmış Su Noktası Eksik Su Veriyor İddiası *** Gelibolu Piri Reis MYO Doluluk % 102 Olarak Açıklandı *** 3. Gelibolu Motofest İçin Geri Sayım Başladı *** Lapseki’de Meydana Gelen Kazada 2 Kişi Hayatını Kaybetti *** WhatsApp İletişim: 05437951277

Levent Zebek: “Bir Ülke Bir Günde Çökmez”

Yerli ve Milli Parti Gelibolu İlçe Başkanı Levent Zebek bir basın açıklaması yaptı. Zebek’in gündeme dair yaptığı basın açıklaması şöyle: Felaketten önce işaretler gelir. Mesele yangın çıktıktan sonra suçlu aramak..

Levent Zebek: “Bir Ülke Bir Günde Çökmez”
Yayınlanma: 52 Okuma

Yerli ve Milli Parti Gelibolu İlçe Başkanı Levent Zebek bir basın açıklaması yaptı. Zebek’in gündeme dair yaptığı basın açıklaması şöyle:

Felaketten önce işaretler gelir. Mesele yangın çıktıktan sonra suçlu aramak değil, henüz duman yükselirken onu görebilmektir.

Bir ülke bir sabah uyandığında aniden parçalanmaz.

Bir devlet bir gecede hukukunu kaybetmez.

Bir toplum bir günde birbirine düşman olmaz.

Büyük felaketlerden önce küçük işaretler gelir.

Önce kelimeler sertleşir.

Sonra insanlar birbirini dinlemeyi bırakır.

Siyasi rakip, rakip olmaktan çıkar; “düşman” hâline gelir.

Ardından hukuka duyulan güven azalır. Kurumların tarafsızlığı tartışılmaya başlanır. Ekonomik sıkıntılar toplumsal öfkeyi besler.

Ve bir süre sonra aynı bayrağın altında yaşayan insanlar birbirlerini aynı ülkenin vatandaşları olarak değil, karşı tarafın mensupları olarak görmeye başlar.

İşte dikkat edilmesi gereken asıl eşik budur.

Çünkü tarih bize gösteriyor:

Büyük toplumsal felaketler çoğu zaman silah sesleriyle başlamaz.

Önce güven zedelenir.

Sonra ortak dil kaybolur.

Ardından adalet duygusu aşınır.

Ve sonunda insanlar birbirlerini kaybetmeye başlar.

TÜRKİYE BUNLARI DAHA ÖNCE GÖRDÜ

Yakın tarihimiz ağır sınavlarla doludur.

Gezi olaylarını yaşadık.

17–25 Aralık sürecini gördük.

Çözüm sürecinin sona ermesinin ardından hendek çatışmalarına şahit olduk.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminde ise devlet kurumlarının hedef alınmasının ve silahlı çatışmanın bir ülkeyi birkaç saat içerisinde nasıl büyük bir felaketin eşiğine getirebileceğini gördük.

Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı.

Tanklar sokaklara çıktı.

İnsanlarımız hayatlarını kaybetti.

Bütün bunlardan çıkarılması gereken ders yalnızca hangi siyasi tarafın haklı veya haksız olduğu değildir.

Bundan çok daha büyük bir ders vardır:

Devletin kurumları zayıfladığında bedeli yalnızca iktidarlar ödemez; millet öder.

Bu nedenle geçmişi yeni kavgaların malzemesi yapmak yerine geçmişten ders çıkarmalıyız.

Çünkü tarih yalnızca geçmişi anlatmaz.

Doğru okunursa geleceği de uyarır.

BİR DEVLETİN İLK KAYBETTİĞİ ŞEY TOPRAĞI DEĞİL, GÜVENDİR

Bir devletin gücünü yalnızca ordusuyla, polisiyle, ekonomisiyle veya nüfusuyla ölçmek büyük bir yanılgıdır.

Devletin görünmeyen fakat belki de en değerli sermayesi vatandaşının güvenidir.

Vatandaş mahkemeye gittiğinde hâkimin karşısındaki kişinin kimliğine değil, dosyadaki delile bakacağına inanmalıdır.

Seçmen sandığa gittiğinde oyunun anlam taşıdığını bilmelidir.

Gazeteci soru sorduğunda bunun demokratik toplumun doğal bir parçası olduğundan emin olmalıdır.

Devlet memuru görevini yaparken kendisini bir partinin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin görevlisi olarak görmelidir.

Çünkü devlet ile vatandaş arasındaki güven bağı kırıldığında bunu hiçbir güvenlik duvarı tek başına onaramaz.

Hukuk devleti üzerine yapılan uluslararası araştırmaların yıllardır ölçmeye çalıştığı alanlar da tesadüf değildir:

Yürütmenin denetlenebilmesi…

Yargının bağımsızlığı…

Temel haklar…

Açık yönetim…

Yurttaş katılımı…

Adalete erişim…

Bunlar akademisyenlerin masa başında ürettiği soyut kavramlar değildir.

Bunlar devletin taşıyıcı kolonlarıdır.

Bir binanın kolonları görünmez.

Ama bina onların üzerinde durur.

Devlet de böyledir.

İÇ ÇATIŞMANIN KAZANANI OLMAZ

Siyasi tartışmalarda bazen “hesaplaşma”, “ezmek”, “yok etmek”, “temizlemek” gibi kelimeler kolaylıkla kullanılabiliyor.

Oysa devlet yönetiminde ve siyasette kelimelerin ağırlığı vardır.

Bir siyasetçinin söylediği söz yalnızca kürsüde kalmaz.

Milyonlarca insanın zihnine ulaşır.

Öfkeyi azaltabilir de büyütebilir de.

Bosna’ya bakın.

Suriye’ye bakın.

Libya’ya bakın.

Toplum iç çatışmaya sürüklendiğinde bir süre sonra kimin ilk taşı attığının bile anlamı kalmaz.

Ekonomi çöker.

Üretim durur.

Aileler parçalanır.

Çocuklar eğitimlerinden olur.

İnsanlar doğdukları topraklardan kaçmaya çalışır.

Yollar yeniden yapılabilir.

Köprüler yeniden kurulabilir.

Yıkılan binalar yeniden inşa edilebilir.

Ama parçalanmış toplumsal güveni yeniden kurmak bazen birkaç nesil sürer.

Çünkü beton yeniden dökülür.

Cam yeniden takılır.

Duvar yeniden örülür.

Ama insanın insana güveni bir kez yıkıldığında onun inşaat malzemesi yoktur.

Bu nedenle iç çatışmanın gerçek anlamda kazananı yoktur.

Sadece kaybedenleri vardır.

TÜRKİYE BUGÜN NEREDE?

Burada topluma korku yaymak istemiyorum.

Türkiye’nin yarın sabah bir iç savaşa uyanacağını söylemek ne doğru ne de sorumlu olur.

Türkiye güçlü bir devlet geleneğine, seçim tecrübesine, köklü kurumlara ve büyük bir birlikte yaşama hafızasına sahiptir.

Fakat bu gerçek bize rehavet hakkı da vermez.

Çünkü bir ülkenin geleceğini anlamak istiyorsanız yalnızca bugünkü fotoğrafına değil, hangi yöne hareket ettiğine bakmalısınız.

O hâlde bazı zor soruları kendimize sormaktan korkmayalım:

İnsanlarımız adalet sistemine ne kadar güveniyor?

Bir vatandaş siyasi görüşü ne olursa olsun aynı hukukun kendisini koruyacağına inanıyor mu?

Seçimi kazanan, kaybedenin de haklarını koruyor mu?

Gençler geleceklerini bu ülkede kurmak istiyor mu?

Ve en önemlisi: Birbirimizi hâlâ aynı ülkenin insanları olarak görebiliyor muyuz?

Bu sorular iktidara karşı sorulmuş sorular değildir.

Muhalefete karşı da değildir.

Bunlar Türkiye için sorulması gereken sorulardır.

Ve cevapları bir ülkenin gerçek erken uyarı göstergeleridir.

DEMOKRASİ YALNIZCA SANDIK DEĞİLDİR

Demokrasi elbette seçimdir.

Ama yalnızca seçim değildir.

Demokrasi hukuktur.

Bağımsız ve tarafsız yargıdır.

Özgür basındır.

Güçlü parlamentodur.

Hesap verebilir yönetimdir.

Tarafsız devlet kurumlarıdır.

Ve iktidarın demokratik yollarla değişebileceğini herkesin kabul etmesidir.

Çünkü gerçek demokrasi yalnızca seçim kazanabilme hakkı değildir.

Kaybettiğinde iktidarı barış içerisinde devredebilme kültürüdür.

Bir vatandaş,

“Sandıkta kazanırsam ülkenin yönetimini değiştirebilirim.”

diye düşünüyorsa demokratik sistem güçlüdür.

Fakat geniş toplum kesimleri bir gün,

“Ne yaparsak yapalım hiçbir şeyi değiştiremeyiz.”

demeye başlarsa tehlikeli bir psikolojik eşik ortaya çıkar.

Demokratik yolların işe yaramadığına inanan toplumlarda öfke başka çıkış yolları aramaya başlayabilir.

İşte bu yüzden sandığa, hukuka ve meşru demokratik siyasete olan inancı korumak; devletin ve bütün siyasi partilerin temel millî güvenlik sorumluluklarından biridir.

Çünkü demokrasinin alternatifi daha fazla demokrasi olabilir.

Daha iyi hukuk olabilir.

Daha güçlü kurumlar olabilir.

Ama şiddet asla olamaz.

DEVLET GÜÇLÜ OLMALI; HUKUK ONDAN DA GÜÇLÜ OLMALIDIR

Türkiye yıllardır yanlış bir sorunun etrafında tartışıyor:

“Güçlü devlet mi, güçlü demokrasi mi?”

Oysa bu sorunun kendisi yanlıştır.

Türkiye’nin ikisine de ihtiyacı vardır.

Güçlü devlet + zayıf hukuk = otoriterleşme riski.

Zayıf devlet + zayıf hukuk = kaos riski.

Güçlü devlet + güçlü hukuk = güçlü Cumhuriyet.

Hukuk iktidarın düşmanı değildir.

Tam tersine hukuk iktidarı da korur.

Bugün muhalefette olanın hakkını koruduğu gibi yarın muhalefete düşebilecek bugünkü iktidarın da hakkını korur.

Çünkü hukuk kişilere göre değişiyorsa hukuk olmaktan çıkar.

Adalet yalnızca sevdiğimiz insanlara uygulandığında adalet değildir.

Asıl medeniyet sınavı, sevmediğimiz insan için de adalet isteyebilmektir.

Ve güçlü devlet kavramını da doğru anlamamız gerekir:

Bir devletin gerçek gücü, kriz çıktığında ne kadar sert müdahale edebildiğiyle değil; o krizi doğuran şartları ne kadar erken fark edip hukuk içinde çözebildiğiyle ölçülür.

BU ÜLKE HİÇBİRİMİZİN TEK BAŞINA DEĞİL, HEPİMİZİNDİR

Türkiye hiçbir siyasi partinin mülkü değildir.

Hiçbir liderin değildir.

Hiçbir ideolojinin değildir.

Hükümetler değişir.

Cumhurbaşkanları değişir.

Milletvekilleri değişir.

Partiler kurulur, büyür, küçülür, hatta tarihe karışır.

Ama Türkiye kalmalıdır.

Bunu bir siyasi kimliğin arkasına sığınarak değil, hangi parti iktidarda olursa olsun aynı ilkelerin savunulması gerektiğine inanan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak söylüyorum.

Bugün eleştirdiğimiz bir uygulamayı yarın kendi siyasi görüşümüze yakın bir yönetim yaptığında savunmaya başlıyorsak, orada ilke değil tarafgirlik vardır.

Benim ölçüm kişiler değil, ilkelerdir.

İktidar yanlısı olmak muhalefeti düşman görmeyi gerektirmez.

Muhalif olmak da devlete düşman olmayı gerektirmez.

Devlet başka şeydir, hükümet başka.

Hükümetler geçicidir.

Cumhuriyet kalıcıdır.

BİR ÜLKENİN DE YANGIN ALARMI VARDIR

Bir binadaki yangın alarmının görevi bina yandıktan sonra suçluyu bulmak değildir.

Henüz küçük bir duman varken insanları uyarmaktır.

Devletlerde de böyledir.

Hukuka güven azalıyor mu?

Alarmdır.

Toplum birbirinden nefret etmeye mi başlıyor?

Alarmdır.

Siyasetin dili şiddete mi yaklaşıyor?

Alarmdır.

Gençler geleceğini başka ülkelerde mi arıyor?

Alarmdır.

İnsanlar devlet kurumlarının tarafsızlığından şüphe mi ediyor?

Alarmdır.

Vatandaşın seçimlerin toplumsal ve siyasal değişim yaratma gücüne olan inancı azalıyor mu?

İşte bu çok daha büyük bir alarmdır.

Bunları söylemek devlete karşı olmak değildir.

Tam tersine devleti korumaktır.

Çünkü gerçek devlet aklı, sorunları gizlemek değil; sorunlar felakete dönüşmeden onları görebilmektir.

PEKİ NE YAPMALIYIZ?

Çözüm düşündüğümüz kadar karmaşık değildir.

Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını herkes için güvence altına almalıyız.

Devlet kurumlarında liyakati siyasi aidiyetin önüne koymalıyız.

Seçimlerin güvenilirliğini toplumun bütün kesimleri açısından tartışılmaz hâle getirmeliyiz.

Basının soru sorma ve eleştirme hakkını korumalıyız.

Siyasi liderler kullandıkları dilin milyonlarca insanı etkilediğini unutmamalıdır.

Muhalefet de eleştiri yaparken demokratik meşruiyeti ve devletin ortak kurumlarını koruyan bir dil kullanmalıdır.

Ve en önemlisi:

Farklı düşünmenin ihanet olmadığını yeniden öğrenmeliyiz.

Fakat bütün bunları yalnızca Ankara’dan beklemek de kolaycılık olur.

Toplumsal barışı korumak yalnızca Ankara’daki siyaset koridorlarında başlamaz; kendi ilçemizde, mahallemizde, kahvehanemizde, hatta farklı düşünen komşumuzla kurduğumuz dilde başlar.

Aynı partiye oy vermeyebiliriz.

Aynı gazeteyi okumayabiliriz.

Aynı dünya görüşüne sahip olmayabiliriz.

Ama aynı sokakta karşılaştığımızda birbirimizin yüzüne bakabilmeliyiz.

Çünkü demokrasinin özü herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir.

Birbirinden tamamen farklı düşünen insanların birbirlerini yok etmeden, birbirlerinin hukukunu koruyarak aynı ülkede yaşayabilmesidir.

ÇOCUKLARIMIZA NASIL BİR TÜRKİYE BIRAKACAĞIZ?

Belki bütün siyasi tartışmaları bir anlığına bir kenara bırakıp kendimize tek bir soru sormamız gerekiyor:

Çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağız?

Birbirinden nefret eden insanların ülkesini mi?

Yoksa aynı fikirde olmak zorunda olmadığını öğrenmiş insanların Cumhuriyeti’ni mi?

Benim istediğim Türkiye;

bir vatandaşın siyasi görüşünü açıklarken korkmadığı,

bir hâkimin karar verirken kimseden talimat beklemediği,

bir gazetecinin soru sormaktan çekinmediği,

bir polisin vatandaşın siyasi görüşüne bakmadığı,

bir devlet memurunun iktidara değil devlete hizmet ettiğini bildiği,

bir iktidarın seçim kaybetmekten korkmadığı,

bir muhalefetin de iktidara gelmek için demokratik yollar dışında hiçbir yolu düşünmediği

bir Türkiye’dir.

Çünkü büyük devlet yalnızca ordusu güçlü devlet değildir.

Büyük devlet yalnızca ekonomisi güçlü devlet değildir.

Büyük devlet, vatandaşının adaletinden emin olduğu devlettir.

Eleştirebiliriz.

Tartışabiliriz.

Sandıkta birbirimizi yenebiliriz.

Ama birbirimizi yok etmeyi düşünmeye başladığımız gün hepimiz kaybederiz.

Çünkü yarın çocuklarımız bize hangi partiye oy verdiğimizi sormayacak.

Belki çok daha ağır bir soru soracaklar:

“Ülkenizin birbirinden kopmaya başladığını gördüğünüzde siz ne yaptınız?”

İşte bugün yaptıklarımız, yarın o soruya vereceğimiz cevaptır.

Türkiye’nin geleceği bir kişinin, bir partinin veya bir seçimin geleceğinden büyüktür.

Bu Cumhuriyet hepimizin ortak evidir.

Bir evde tartışma olur.

İnsanlar birbirine kızar.

Fikirler çatışır.

Ama aklı başında hiç kimse tartışmayı kazanmak için kendi evini ateşe vermez.

Çünkü yangın başladığında alevler;

kimin iktidar,

kimin muhalefet,

kimin sağcı,

kimin solcu olduğunu sormaz.

Hepimizi yakar.

Levent ZEBEK
Yerli ve Milli Parti Gelibolu İlçe Başkanı

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.